Aşınma - Erosion
Son iki hafta boyunca haberlerden uzakken, yıllardır Türkiye’de süregelen saçmalıkların dışında pek bir şey değişmedi. Hükümetin, elinde bulundurduğu belediyeler üzerinden ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) karşı yürüttüğü oyunlar devam etti. Herkesin onun yönetiminin yolsuzluğun temelini oluşturduğunu bilmesine ragmen, Erdoğan her fırsatta CHP’ye yolsuzluk suçlamaları yöneltmeye devam etti. Artık muhalefete yönelik saldırılar rejimin gazeteleri ve medya kuruluşları tarafından yürütülüyor; insanların özel hayatlarına dair bilgiler sızdırılıyor ve rejimin sosyal medya trollerine servis ediliyor.
İktidar medyası, uzun süredir rafa kaldırılmış olan genç bir üniversite öğrencisinin cinayetiyle ilgili soruşturmanın sonuçlanmasını ve katilin—o dönemin il valisi olan babasıyla birlikte—tutuklanmasını memnuniyetle karşıladı. Bu gelişme takdire şayan olmakla birlikte, iktidar partisiyle bağlantılı azmettiricileri korumak amacıyla hâlâ çözülememiş birçok başka dosya bulunmaktadır. Bu durum, daha çok yeni Adalet Bakanı’nın herkese eşit adalet sağladığına dair şüpheleri gidermek için muhtemelen başka nedenlerle eski valiyi gözden çıkarmaya karar verdikten sonra yapılmış bir PR hamlesi gibi görünüyor.
Beş buçuk aydır maaşlarını alamayan madencilerin, Ankara’ya doğru protesto yürüyüşü yapıp polis ve biber gazıyla karşı karşıya kalmasının ardından, ödemelerin yapılabilmesi için İçişleri Bakanı’nın maden sahibine bir telefon açmasının ne kadar absürt olduğunu tartışılmadı. Büyük ihtimalle hükümetten hiç kimse, bakandan telefon geldikten sonra tüm ödemeyi yapabildiyse, neden aylarca ücretleri ödemediğini maden sahibine sormadı.
Bu arada, adı Epstein dosyalarında geçen, Türkiye’deki ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Nisan 2026’daki Antalya Diplomasi Forum’unda Orta Doğu’da “işe yarayan tek şeyin”,“güçlü liderlik rejimleri—ya hayırsever monarşiler ya da monarşik cumhuriyetler” olduğunu söyledi. Hükümetten açık bir kınama ya da diplomatik düzeyde bir tırmandırma olmadı. Büyükelçinin Dışişleri’ne çağrılması ya da sert bir açıklama yapılmadı. İktidar yanlısı medya, ya bu açıklamaları önemsizleştirdi ya da monarşi vurgusunu öne çıkarmaktan kaçındı. Bu sessizlik, hükümetin kendi “güçlü liderlik” söylemiyle örtüşen bu çerçeveden rahatsızlık duymadığı şeklinde yorumlandı. Özgür Özel, Tom Barrack’ın açıklamalarına eleştirel bir tepki verirken bir yabancı büyükelçinin, ev sahibi ülkenin temel ilkeleriyle çelişen şekilde demokratik olmayan sistemleri meşrulaştıran siyasi değerlendirmeler yapmaması gerektiğini belirtti.
Amerika ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaştan doğan fırsattan yararlanarak Körfez’den kaçmak isteyen çok uluslu şirketlere sunulan uzun vadeli vergi teşvikleri—kimi zaman “20 yıllık vergisiz dönem” olarak pazarlanan düzenlemeler—yüzeyde ekonomik rasyonaliteye dayanan bir politika tercihi gibi görünmesine ragmen aslında sistemin zaaflarını telafi etme çabası olarak değerlendirilmelidir. Devlet, büyük ölçekli yatırım yapan şirketlere uzun süreli vergi muafiyetleri sağlıyor. Kurumlar vergisi ya sıfırlanıyor ya da sembolik seviyelere indiriliyor; buna gümrük muafiyetleri, KDV istisnaları, sosyal güvenlik destekleri ve arazi tahsisleri eşlik ediyor. Ama isimlendirme ne olursa olsun, sonuç değişmiyor: devlet, vergi toplamak yerine vergi almamayı taahhüt ediyor.
Vergi teşvikleri, güçlü kurumlara sahip ülkelerde tamamlayıcı bir araçtır. Hukukun öngörülebilir olduğu, sözleşmelerin güvence altında bulunduğu ve kuralların keyfi şekilde değişmediği ortamlarda vergi indirimi yatırım kararını hızlandırabilir. Ama bu temel yoksa, vergi teşviki bir “bonus” değil, bir “ikame” haline gelir. Türkiye’de hükümetin verdigi mesaj şudur: “Kurumsal güveni garanti edemeyiz, ama maliyeti düşürürüz.” Bu, yatırımcıya sunulan bir avantaj değil; bir risk priminin peşin ödenmesidir. Vergi indirimi, hukuki belirsizliğin fiyatlandırılmasıdır.
Bu durum aynı zamanda ciddi bir adalet sorunu yaratır. Yerel küçük ve orta ölçekli işletmeler tam vergi yükü altında faaliyet gösterirken, büyük ve çoğu zaman yabancı şirketlerin neredeyse vergi dışı bırakılması, piyasa içinde yapısal bir dengesizlik yaratır. Rekabet, verimlilik üzerinden değil, ayrıcalık üzerinden şekillenir.
Daha da önemlisi, bu model sürdürülebilir değildir. Küresel ölçekte ülkeler birbirleriyle rekabet ettikçe, teşvikler giderek artar, vergi oranları giderek düşer ve sonunda ortaya bir “aşağı doğru yarış” çıkar. Bu yarışın kazananı yoktur. Devletler yatırım çekmek için vergi vermeye başlar; kamu maliyesi ise bu tercihin yükünü taşır.
Bu noktada kritik soru şudur: Bu yatırımlar kalıcı mı, yoksa fırsatçı mı? Eğer bir şirketin yatırım kararı esas olarak vergi avantajına dayanıyorsa, o yatırımın ömrü de teşvik süresiyle sınırlıdır. Teşvik bittiğinde sermaye başka bir ülkeye kayar. Bu, üretim kapasitesi inşa etmekten çok, geçici sermaye akımlarını çekmeye benzer. Sonuçta ortaya çıkan tablo nettir: Vergi teṣviki olarak sunulan şey, aslında devletin egemenlik alanlarından birinden—vergi toplama hakkından—geçici olarak vazgeçmesidir. Bu, güçlü bir ekonominin tercihi değil; zayıf bir kurumsal yapının telafi mekanizmasıdır. Sorun vergi politikalarında değil, hukukun üstünlüğünde yatar. Ve bu değişmedikçe, vergi teşvikleri bir çözüm değil, sadece ertelenmiş bir problemin finansman yöntemi olmaya devam edecektir.
Çocukları koruma gerekçesiyle sunulan sosyal medya kısıtlamaları, iktidarin bilgi akışını kontrol ederek geleneksel medyada kurduğu hâkimiyeti artık dijital alana da taşıma çabasıdır. Bu sürecin en dikkat çekici yönü, amaç ile araç arasındaki uyumsuzluktur. Çocukları koruma hedefi meşru olabilir; ancak getirilen mekanizmalar, yaş doğrulamasından içerik filtrelemeye, platformlara veri saklama yükümlülüklerinden algoritmik müdahalelere kadar uzanarak çok daha geniş bir alanı kapsar. Bu tür düzenlemeler teknik olarak yalnızca çocukları değil, tüm kullanıcıları etkileyen bir denetim mimarisi yaratır. Böylece spesifik bir soruna yönelik çözüm, genel bir gözetim kapasitesine dönüşür.
Daha da önemlisi, bu düzenlemeler platformları fiilen yarı-kamu otoritelerine dönüştürür. Şirketler, yalnızca içerik barındıran aracı kurumlar olmaktan çıkar; hangi içeriğin görünür olacağına, hangisinin bastırılacağına karar veren aktörlere dönüşür. Ancak bu kararlar çoğu zaman şeffaf değildir ve doğrudan ya da dolaylı siyasi baskıya açıktır. Sonuçta ortaya çıkan yapı, hukuki sorumluluğun dağıtıldığı ama siyasi kontrolün merkezileştiği hibrit bir modeldir. Bu modelin bir diğer sonucu, oto-sansürün kurumsallaşmasıdır. Açık yasaklar kadar etkili olan şey, belirsizliktir. Kullanıcılar hangi içeriğin sorun yaratacağını bilmedikçe, risk almamak adına kendilerini sınırlamaya başlar. Platformlar ise ceza almamak için daha agresif filtreleme uygular. Böylece devletin doğrudan müdahalesine gerek kalmadan, sistem kendi kendini sansürleyen bir yapıya evrilir.
Bu çerçevede dijital alan, klasik medya düzeninin bir uzantısı haline gelir. Önce televizyon ve gazeteler üzerinde kurulan kontrol, şimdi sosyal medya üzerinden yeniden üretilir. Ancak burada kritik bir fark vardır: dijital alan çok daha dağınık, çok daha hızlı ve çok daha zor kontrol edilir. Bu nedenle getirilen düzenlemeler de daha kapsamlı, daha teknik ve daha derindir. Sonuç olarak mesele yalnızca sosyal medya değil. Mesele, kamusal tartışmanın sınırlarının kim tarafından ve hangi araçlarla çizileceğidir.
Son günlerde Türkiye’de yaşanan iki okul saldırısı, yalnızca trajik güvenlik olayları olarak değil, daha derin bir toplumsal kırılmanın işaretleri olarak okunmalıdır.
İlk saldırı, Sanliurfa’da bir lisede meydana geldi. Ders saatleri içinde, okulun kendi öğrencilerinden biri, yanında getirdiği silahla sınıf ortamında ateş açtı. Olay kısa sürede kontrol altına alınsa da, ölü ve yaralılar oldu. İlk tepkiler her zamanki gibiydi: failin psikolojisi, aile geçmişi, bireysel motivasyonları. Tartışma hızla “neden yaptı?” sorusuna sıkıştı ve olay, izole bir trajedi olarak çerçevelendi.
Ancak bu çerçeve uzun sürmedi. İkinci saldırı, ilkinden sadece günler sonra, bu kez Kahramanmaraş’ta, bir ortaokulda yaşandı. Yine okul saatlerinde, yine öğrenciler arasında başlayan bir şiddet olayı kısa sürede kontrolden çıktı ve ölümle sonuçlandı. Bu ikinci vaka, ilk olayın istisna olmadığını açık biçimde ortaya koydu. Artık mesele tekil bir fail değil, tekrar eden bir örüntüydü.
Bu iki olayın ortak noktası yalnızca şiddetin kendisi değildi; nasıl mümkün hale geldiğiydi. Her iki vakada da, saldırganların okula silah veya kesici alet sokabilmesi, güvenlik mekanizmalarının ne kadar zayıf olduğunu gösterdi. Daha da önemlisi, bu bireylerin davranışlarının önceden fark edilip edilmediği sorusu yanıtsız kaldı. Okullar, yalnızca eğitim veren kurumlar değil, aynı zamanda erken uyarı sistemleri olmalıydı. Ama bu sistemin işlemediği anlaşıldı.
Olayların ardından devlet refleksi tanıdıktı: bilgi akışı sınırlı tutuldu, medya kontrollü bir dil kullandı ve tartışma bireysel sorumluluk çerçevesinde tutuldu. Yapısal nedenlere girilmedi. Bu yaklaşım kısa vadede kamuoyundaki paniği yatıştırabilir. Ancak uzun vadede, aynı koşulların yeniden üretildiği bir döngü yaratır.
Asıl mesele burada başlıyor. Bu tür şiddet olayları, yalnızca bireysel patlamalar değildir. Artan ekonomik baskı, gençler arasında yaygınlaşan gelecek kaygısı, aile ve okul sistemlerinin zayıflayan destek kapasitesi ve genel bir güvensizlik ortamı, bu tür davranışların zeminini hazırlar. Bu koşullar altında şiddet, istisna olmaktan çıkar; bir semptoma dönüşür ve toplum için en tehlikeli eşiğin aşıldığını gösterir
.
Erosion
While I was away from the news for the past two weeks, not much changed beyond the same absurdities that have defined Turkey for years. The government’s plots against the main opposition party, the Republican People’s Party (CHP), through the municipalities it controls continued unabated. Despite the widespread understanding among the people that his own administration constitutes the very foundation of corruption, Recep Tayyip Erdoğan persisted in accusing the CHP of corruption at every opportunity. Attacks on the opposition are now carried out by regime-aligned newspapers and media outlets; private information about individuals is leaked and fed to the regime’s social media trolls.
The pro-government media celebrated the conclusion of a long-frozen investigation into the murder of a young university student, which resulted in the arrest of the perpetrator—along with his father, who was the provincial governor at the time. While this development is commendable, many other cases remain unresolved in order to protect instigators connected to the ruling party. This episode looks less like justice and more like a public relations maneuver by the new Minister of Justice, likely made possible after a decision was taken to throw the former governor under the bus for unrelated reasons.
Meanwhile, the absurdity of another episode went largely undiscussed. After miners who had not been paid for five and a half months marched toward Ankara and faced police and tear gas, it ultimately took a single phone call from the Minister of Interior to the mine owner to secure their wages. No one seemed to ask the obvious question: if the owner could pay immediately after receiving a call, why had the wages been withheld for months?
At the same time, Tom Barrack, whose name has appeared in the Epstein files, stated at the April 2026 Antalya Diplomacy Forum that the only systems that “work” in the Middle East are “strong leadership regimes—either benevolent monarchies or monarchical republics.” There was no formal condemnation or diplomatic escalation from the government. The ambassador was not summoned, nor were any strong statements issued. Pro-government media either downplayed the remarks or avoided emphasizing the monarchy angle altogether. This silence was widely interpreted as a sign that the government was not uncomfortable with a framework that aligns with its own “strong leadership” narrative. Özgür Özel, however, responded critically, arguing that a foreign ambassador should not legitimize non-democratic systems in ways that contradict the foundational principles of the host country.
Taking advantage of the opportunities arising from the war waged by the United States and Israel against Iran, the government has introduced long-term tax incentives for multinational companies seeking to relocate from the Gulf—sometimes marketed as a “20-year tax-free period.” While these measures rarely may appear economically rational on the surface, they should be understood as attempts to compensate for systemic weaknesses. The state offers large-scale investors extended tax exemptions: corporate taxes are reduced to near zero, accompanied by customs exemptions, VAT waivers, social security support, and land allocations. Regardless of how they are labeled, the outcome is the same: the state commits not to collect taxes.
Tax incentives can serve as complementary tools in countries with strong institutions. Where the rule of law is predictable and contracts are secure, lower taxes can accelerate investment decisions. But in the absence of these foundations, tax incentives become substitutes rather than bonuses. The implicit message is clear: “We cannot guarantee institutional reliability, but we can reduce your costs.” This is not an advantage—it is the upfront pricing of risk. Tax cuts become a mechanism for compensating legal uncertainty.
This also creates a profound issue of fairness. While small and medium-sized domestic enterprises operate under full tax burdens, large multinational firms are effectively exempt, distorting competition. Markets begin to reward privilege rather than productivity.
More importantly, the model is unsustainable. As countries compete globally, incentives increase, tax rates fall, and a race to the bottom emerges. There are no winners in this race. States begin to pay for investment rather than tax it, and public finances absorb the cost.
The critical question then becomes: are these investments permanent or opportunistic? If investment decisions are driven primarily by tax advantages, they will last only as long as those advantages. Once incentives expire, capital moves elsewhere. This is not the building of productive capacity—it is the attraction of temporary flows.
In the end, what is presented as a tax incentive is in fact the temporary surrender of one of the state’s core sovereign functions: taxation. This is not the choice of a strong economy, but the compensation mechanism of a weak institutional structure. The real issue lies not in tax policy, but in the rule of law—and until that changes, such incentives will remain a way of financing postponed problems.
Similarly, social media restrictions introduced under the pretext of protecting children reflect a broader effort to control information flows and extend the dominance established in traditional media into the digital sphere. The most striking aspect of this process is the mismatch between objectives and tools. While protecting children may be a legitimate goal, the mechanisms introduced—ranging from age verification to content filtering, data retention requirements, and algorithmic interventions—extend far beyond that purpose. These regulations create a surveillance architecture that affects all users, transforming a targeted policy into a generalized control system.
More importantly, these measures effectively turn platforms into quasi-public authorities. Companies are no longer neutral intermediaries; they become actors deciding what content is visible and what is suppressed. These decisions are rarely transparent and are highly susceptible to political pressure. The result is a hybrid model in which legal responsibility is diffused but political control is centralized.
One consequence of this model is the institutionalization of self-censorship. Uncertainty becomes as powerful as explicit bans. Users, unsure of what may trigger consequences, begin to limit themselves. Platforms, seeking to avoid penalties, apply increasingly aggressive filtering. The system thus evolves into one that censors itself without requiring constant direct intervention by the state.
In this framework, the digital sphere becomes an extension of the traditional media order. Control first established over television and newspapers is now reproduced through social media. The key difference, however, is that the digital space is more fragmented, faster, and harder to control. As a result, regulations become more comprehensive, more technical, and more intrusive. Ultimately, the issue is not social media itself, but who defines the boundaries of public discourse—and through which mechanisms.
Finally, the two recent school attacks in Turkey must be understood not merely as tragic security incidents, but as indicators of deeper social fractures.
The first attack took place in a high school in Şanlıurfa. During class hours, a student brought a firearm into the classroom and opened fire. Although the situation was quickly contained, there were casualties. Initial reactions followed a familiar pattern: focus on the perpetrator’s psychology, family background, and individual motives. The discussion quickly narrowed to the question of “why did he do it?” and the event was framed as an isolated tragedy.
That framing did not last. Just days later, a second attack occurred—this time in a middle school in Kahramanmaraş. Again during school hours, a violent incident among students escalated rapidly and resulted in death. This second case made it clear that the first was not an exception. The issue was no longer an individual actor, but a recurring pattern.
What links these two events is not just the violence itself, but how it became possible. In both cases, attackers were able to bring weapons into school environments, revealing serious security gaps. More importantly, the question of whether warning signs had been identified in advance remained unanswered. Schools are not only educational institutions—they are supposed to function as early warning systems. In these cases, that system failed.
The state response was predictable: information was tightly controlled, media coverage was restrained, and the discussion was confined to individual responsibility. Structural causes were avoided. While this approach may calm public anxiety in the short term, it reproduces the same conditions in the long term.
This is where the real issue begins. Such acts of violence are not merely individual outbursts. Rising economic pressure, widespread anxiety among youth about the future, weakening support structures in families and schools, and a general climate of distrust all contribute to creating the conditions for such behavior. Under these circumstances, violence ceases to be an exception and becomes a symptom—one that signals a society crossing a dangerous threshold
.



